Jump to Content
Jump to Navigation

Sabah Gazetesi’nin yeni şirin kutusu

5 July 2007

Sabah Gazetesi javascript öncesi görüntü

Yukarıda Sabah Gazetesi’nin yeni numarasını görmektesiniz. Kullanıcı haberi okuyarak algılamak zorunda değil, tek tıkla dinleyebiliyor da. Aman ne büyük hizmet. Bu hizmetten en çok kim yararlanacaktır sizce? İlk akla gelen, görme engelli kullanıcılar, değil mi? Buraya kadar her şey güzel, çok güzel düşünülmüş, harika bir uygulama. Adı da şirin, ‘Etkileşim kutusu’.

Sabah Gazetesi javascript sonrası görüntü
Şimdi de buna bakın. Aradaki 5 farkı görebiliyor musunuz?

Doğru ya, görebilmeniz için ‘görebiliyor’ olmanız gerekir. İkinci görüntü, javascript kapatıldıktan sonra alındı. Peki javascript neden kapatıldı? Çünkü, engellilerin kullandığı tarayıcılar ile javascripte erişebilme şansları yok. Görme engelli bir kullanıcı, şirin etkileşim kutumuzun ‘Haberi Dinle’ kısmından hiçbir zaman haberdar ol(a)mayacağına göre, bu haberleri oraya tıklayarak kim dinleyecek allah aşkına?

Heceleyerek okuyan, vurguları yanlış yapan robotize bir ses tonundan kim haber dinlemek ister? Hem de radyolar bir kenarda dururken, haberi dinlemek için haberin sayfasına girip, bir de butona tıklamak zorundaysa?

Sabah’ın tek erişilebilirlik derdi bu değil elbette, temel erişebilirlik standartlarına da uymayan bir web siteleri var, buna sonra detaylı değiniriz belki. Bu şirin kutunun yeni eklendiğini görünce inceledim, ayrıca yazayım dedim.


Kavramlar üzerine biraz daha..

4 July 2007

Dün kavramlardan ve fikirlerden biraz bahsettik. Şimdi biraz da web 2.0 dünyasına bakalım. Bugün, hızlı yiyecek dükkanlarının birinde hızla yemeye çalışırken, az ileride çırpınan bazı yabancılar görünce, kulak misafiri oldum. Klasik dil sorunu yaşanıyordu, gerçi anlaşamamaları da normaldi belki, zira ne isterlerse 20 adet istiyorlardı.

Ruso olarak yazabileceğim adını, Ürdün’lü, bir müzik grubunun üyesi, akşam beni konserlerine davet ettikleri ancak gidemediğim kalabalık, yabancı bir grubun. Türünü sorduğumda, doğu müziği yaptıklarını söyleyen bir grup. Bütün bu kısa hikayede, yeni bir kavram var mı?

Türkiye’de birbiri ardına açılan web 2.0 siteleri, sondan başa gidelim, Yonja’nın yeni sitesi Nolyo, Twitter kopyası. Blograzzi, Technorati kopyası (rengi de mi, yok canım). Tusul, Digg kopyası. Adları ilk sıralarda yazan bu ‘yaratıcı’ web 2.0 uygulamalarında, yeni bir kavram görebiliyor musunuz?

Türkiye’den ne zaman yeni bir kavram çıkacak? Kavram yaratmanın önemi ne zaman kavranacak? Öngörüme göre, birçok konuda mecburiyet ile hareket etme alışkanlığımızdan olacak, bu da mecburiyet ile mümkün olacak. Yok yok, AB dayatmayacak.

Peki, nasıl mı olacak? Unicode ‘kavramı’nın geliştirilmiş olması, UTF (Unicode Transformation Format) ve tercüme konusunda çok hızlı gelişen akıllı tercüman robotlar sayesinde.

Bugün, açık kaynak olmasa dahi projeler, kısa sürelerde ve çoğu zaman ‘kullanıcı’ desteğiyle tüm dünya dillerine hızla çevrilmekte. Meebo bunun güzel bir örneği, last.fm yeni bir haber bu konuda, ve diğerleri. Yani, yakın gelecekte, kavram sahipleri (kavram yaratmış ya da kavram geliştirmiş kimseler) kendi kavramları üzerine kurdukları servislerini, sadece kendi dillerinde değil, diğer tüm dillerde de kullanılabilir kılacaklar. Bu durumda ne olacak?

Feedburner’ın hizmetlerini artık ücretsiz verecek olması haberini gün içerisinde TechCrunch ve GoogleBlogoscoped’dan aldığımda, Arda (Kutsal) ne zaman çevirip de Webrazzi’ye ekleyecek acaba diye beklemeyeceğim (akşamı bulmadan ekliyor). Çünkü zaten haber kendi dilimde bana çoktan iletilmiş olacak.

Sonra, hepimizin bildiği şu şarkıyı söyleyeceğiz ‘yaratıcı’ web 2.0 sitelerimize:

Bye bye love
Bye bye happiness
Hello loneliness
I think I’m gonna cry
Bye bye love
Bye bye sweet caress
Hello emptiness
I feel like I could die
Bye bye my love, goodbye

(Simon and Garfunkel)


Bazı Kavramlar ve Kavram Tasarımı

3 July 2007

Bugün, günlük bisiklet turumu bir türlü tamamlayamadım. Önce takla atmaktan son anda kurtuldum (bisikletim kurtulamadı), 5 km kadar sonra da köpek tarafından kovalanmaya başladım. Her zaman kapalı gördüğüm ve biraz ilerisinde girilmez levhası olan bir yere girmiştim, çünkü kapısı açıktı. Zihnimde varolan kapalıysa dur, açıksa devam et koşullanması gereği girilmez levhasının önüne kadar geldim ve..

Durmadım, insanoğlunun vazgeçilmez dürtüsü merak da değildi ama sebebim, güzelliğiydi ortamın.

Varolan önceki deneyimlerden birini yıktığım o anda, havlama sesleri eşliğinde arkamdan koşan o şeyi farkettim, evet, o kocaman siyah köpeği. Kaçmam gerekirdi, ancak kaçmadım. Ünlü Rus fizyoloğun bir testini daha es geçtim ve durdum.

Şu yan tarafta yazan, kullanıcı deneyimi nedir allah aşkına? Ya etkileşim tasarımı? Peki ya, arabirim tasarımı? Bu, daha tanıdık bir kavram, değil mi? Arabirim tasarımını, kullanıcı ile sistemin, yani sürecin, malın, hizmetin, olayın ya da çevrenin ilişkisinde onunla iletişim kurabilmek için maruz kaldığı, daha çok grafik tasarımı ifade eden bir kavram olarak kabul ediyorum. Daha çok estetik, ancak ‘yalnızca’ değil.

Sondan başa gidelim, geldik etkileşim tasarımına, arabirim üzerine teknik altyapı, üstyapı, çevresel, organizasyonel diğer tüm parçaları ekliyorum. Daha çok teknik kaygılar güdüyorum, ancak ’sadece’ değil, ve teknik için teknik değil, insan için teknik.

Kullanıcı deneyimini, yukarıdaki iki kavramı da kapsayan temel kavram olarak kabul ediyorum. Kullanıcıya daha çok yaklaşıyorum bu kavramda, bireyle, ne hissettiğiyle, arabirim aracılığıyla olan etkileşiminden sonra geriye ne kaldığıyla, yani ne deneyimlediği ile ilgileniyorum. Altın anahtar burada, ancak kullanıcı altın ile iyi hissediyorsa.. Gümüş seviyorsa bu ancak gümüş anahtar olmalıdır, pirinç ise pirinç..

Bir köpeğin bir insanı kovalaması da bir kavramdır. Kaçmak bir fikirdir, ya da geri dönüp üzerine doğru sürmek. Durmak da bir fikirdir, ben durmayı seçtim. Yeni bir kavram üretmedim, sadece kavrama dair bir fikri uygulamaya geçirdim. Fikir, daha önce uygulananlardan nispeten farklıydı, bisikletten indiğimde köpek üzerime doğru koşmaya devam ediyordu.

Onu durdurdum (bunu nasıl yaptığım başka bir yazı konusu), ve iletişim kurdum. Geri dönüp çıkmamı istiyordu. Ellerimle bisikletimi geri çevirdim, yavaşça. Üzerine tekrar bindim, ağır ağır pedal çevirmeye başladım, köpek önüme düşmüştü. ‘Girilmez’ levhasına kadar önümde eskort tarzında, ve sonrasındaki yolun yarısına kadar da arkamda eşlik etmişti. Uzaklaştım, fikrimi uygulamakla iyi ettiğimi gördüm.

Ancak, dikkatinizi tekrar çekmek istiyorum, ben bir kavram yaratmadım.


Spam konusuna Türkiye özelinde bakış

23 June 2007

1996-2007 yılları arasında birden fazla e-posta adresine sahip bir kullanıcının aldığı spam mesajlara ilişkin bir gözlemin grafiksel gösterimi.
1996-2007 yılları arasında birden fazla e-posta adresine sahip bir kullanıcının aldığı spam mesajlara ilişkin bir gözlemin grafiksel gösterimi.

Gelen spam mesajlardan çoğu e-posta sunucum üzerindeki filtreleme sayesinde işaretleniyor. Ancak vaktimi çalacak önemli miktardaki de gelen kutuma düşüyor. Gelen kutuma düşen bu istenmeyen e-postaları aslında gerçekten hiç mi istememiştim yoksa önceden isteyip şimdi yüzüne bile bakmıyor muyum, işte bunda kararsız kalabiliyorum.

Neden mi? Çünkü gelen postalar hizmet aldığım çeşitli kurumlardan geliyor. Bankalar, alışveriş siteleri ve diğerleri. Tamamında hesabımın olduğu yerler, peki gelen postalar, izinli pazarlama mı?

Elbette hayır, çünkü bilgilerimin alındığı süreçte bu konuya hiç değinilmiyor. Genel olarak çoğu servis, ‘önce mesajları göndermeye başlayayım sonra isterse çıkar nasıl olsa’ yaklaşımında bulunuyor. İyi halt ediyorlar.

Buraya kadar tamam gibi, tamam değil ama hadi tamam diyelim. Gelen e-postalarda ‘bir daha mesaj yüzü görmek istemiyorsanız tıkılayın’ gibi bir ibare arıyor gözler. Bundan sonraki tespitlerim hizmet aldığım adam akıllı Türk firmaları ile olan ilişkilerime dair gözlemlerimi içermektedir. Dış kaynaklı servisler bu konuda zaten çok hassas, sorunsuz. Çünkü gerekli yasal düzenlemeler mevcut ve uygulanmakta.

Şimdi gelelim güzide bankalarımıza, gsm operatörlerimize, alışveriş sitelerimize. Bunların:

Bir kısmında bu ibareyi buluyoruz, tıklıyorsunuz, en fazla bir pencere açılıyor ve listeden ayrılış sebebinizi soruyor, cevaplıyorsunuz ve iş bitiyor (kişisel gözlemlerime göre %25 oranında durum bu). Finansbank bu seçeneğe kötü örnek, sonradan bir de e-posta yolluyorlar, listeden çıkışı onaylamanız için, bu bir handikap. Lexmark Türkiye ve CHIP ise iyi birer örnek, tebrikler.

Bir kısmında ise benzer bir ibare bulamıyoruz (gözlemlerime göre %35 civarında bir oranla), yapacak bir şey yok, ’spam’ olarak işaretliyoruz. İşte yazık oldu firmanın hem marka imajına, hem dünya genelinde sunucular nezdinde temizlik düzeyine. eMecmua, ideefixe, HSBC Bank, Garanti Bankası, Vatan Bilgisayar v.d. rezil örnekler.

Kalan %40′lık oran benim asıl ilgimi çeken kısım, yazımın da temel sebebi. Bu orandaki e-postalarda yukarıda ifade ettiğime benzer bir ifade var evet, fakat (ama, fakat, lakin üçlemesi) tıkladığınızda ilginç olaylar dizisi başlıyor. İhtimaller şöyle;

  1. E-posta yazmanız üzere bir pencere açılıyor, ‘Kime:’ kısmı doldurulmuş, ‘Konu:’ da doldurulmuş (bazen bu da olmuyor ama neyse) ve size e-postayı göndermek kalıyor (acaba?). Burada gözden kaçırılan ve kullanıcı olarak beni berbat eden durum şu, benim birden fazla e-posta adresim var, mesajın hangi adresime geldiğini bilemiyorum (çünkü kendileri mesajı yollarken ‘Kime:’ kısmında ya hiçbir şey görünmüyor ya da genel bir adres süzülüyor). Sonuç; listeden çıkmak için bana e-postanın gönderildiği adresimden mesajı göndermem gerekiyor ancak bu adresi bilmeme imkan yok! Biliyor olsam bile, yönlendirme ile kullandığım bir adresim olabiliyor, yani üzerinden e-posta gönderemediğim bir adresim. Sonuç her durumda hüsran. ‘Marked as spam (spam olarak işaretlendi)’. Mybilet bunun bir örneği.
  2. Bir web sayfası açılıyor ve ilgili firmanın giriş sayfasındasınız. Daha önce izin vermediğim (ancak red de etmediğim) bir eylemi sonlandırmak için neden hesabıma giriş yaparak, ilgili menüye ulaşmak ve seçeneği değiştirmek zorundayım? Böyle bir sayfa gelirse karşıma, kapatıyorum. ‘Marked as spam’. Turkcell kullanıcı deneyimi tasarım felaketlerine bu konuyu da ekliyor. Yemeksepeti, bir diğer örnek, sanki konuya özel bir bağlantı var ancak ana sayfalarına yönleniyor.
  3. Yine bir web sayfası açılıyor, genel bir sayfa, basit bir form var, e-posta adresimi yazmak zorundayım ve ‘listeden çıkar’a tıklamalıyım. Hangi adresime gönderdiğinizi bilmiyorum ki? ‘Marked as spam’. Koyuncu Bilgisayar örneğinde, adresimi bulup yazmama rağmen çıkamıyorum mesela, sayfada hata oluşuyor. ‘Marked as spam’.

Sizin örnekleriniz de var mı?


HSBC (Dünyanın kör bankası) ve RSS Sorunum

18 June 2007

HSBC geçenlerde web sitesini yeniledi. Bunu da kullanıcılarına, duyurulması çok önemli bir konuymuş gibi, rahatsız edici bir e-posta ile duyurdu. Web sitesine ne kadar çok animasyon, hareket eklersek o kadar güzel olur yaklaşımıyla pek renkli bir web siteleri olmuş, güle güle kullansınlar.

Fakat (bunun geleceğini tahmin etmişsinizdir), ben bu banka web sitelerine çoğunlukla (eğer internet bankacılığı için girmemişsem) iletişim numaralarını almak için girerim, hani şu 444′lü olanları. Bugün HSBC web sitesine aynı amaçla girdiğimde gözlerim siteyi üst üste taramasına rağmen numarayı göremedim.

‘Bize Ulaşın’a tıkladım, pop-up form açıldı (!). Şube/ATM bağlantısına tıkladım (hani telefon bankacılığını ‘telefon şubesi’ olarak mı görüyorlar acaba diye) o da olmadı. Geriye kalan bağlantılar konuyla alakasız olmasına, ya da öyle algılamama rağmen tek tek denedim.

Meşhur ‘444 0 111′ numarasına, inanamayacaksınız belki ama ‘İnsan Kaynakları‘ bağlantısı üzerinden erişebildim. Ne alakası mı var? Siz ne anlarsınız kullanıcı deneyimi tasarımından, algılama yönetiminden.

Bu durum kullanıcı deneyimi kuramımızın birinci maddesinin birinci hükmüne doğrudan aykırı, bunu ileride HSBC’yi tekrar ele aldığım zaman detaylı açıklayacağım. Şimdi ‘HSBC (Dünyanın yerel bankası)’ sloganına önerdiğim alternatiflere geçelim:

HSBC (Dünyanın ‘bireysel telefon bankacılığı’ numarasını ‘insan kaynakları’ başlığı altına koyan yerel bankası)

HSBC (Dünyanın müşterilerinin kendilerine ulaşamadığını göremeyecek kadar kör yerel bankası)

Bloğumu RSS üzerinden takip edenlerin, özellikle de Google Reader kullanıcılarının bugün rahatsızlık duymuş olduklarını öğrendim ve FeedBurner ile yaşadığımız sorunlar dolayısıyla üzgün olduğumu belirtmek istiyorum.

RSS kaynağımda bir değişiklik yok, sadece yaptığım bazı ayarlamalar nedeniyle bugün tekrar eden kayıtlar oluşmuş (Google Reader üzerinde), bunun dışında her şey aynı ve yolunda.


Erişemiyorum Mike!

18 June 2007

Nike Plus web sitesinden bir ekran görüntüsü

Nike bir işler çevirmekte, Apple ile birlikte, iPod üzerinden, ve ben bu işleri bir reklam tıklaması ile öğreniyorum. Karşıma bir ekran çıkıyor, sol tarafta Nike logosu, yanında +’sı ile, işte Nike Plus!

Yanında dil seçenekleri var; Almanca, İngilizce, İspanyolca, Fransızca, İtalyanca, Leh’çe, Portekizce ve Çince ile Japonca. Bunlar İngilizce olarak alfabetik listelenmiş. Benim burada üç seçeneğim var, anadilimi seçiyorum tabiki.

Karşıma tümüyle flash ile hazırlanmış bir web sitesi geliyor, marifetmiş gibi. Ne ileri gidebiliyorum tarayıcım üzerinden, ne de geri. Site üzerinde de bu konuya bulunmuş bir çözüm göremiyorum, üzülüyorum, Nike bu.

Bunun için mi yazdım bu yazıyı, Nike hakkında ileri-geri konuşmak için mi? Elbette hayır, daha ciddi bir derdim var, kader ortaklarım bilirler. Yukarıdaki ekran görüntüsüne iyi bakın, elips içerisinde işaretlenmiş bir bölüm var. Okuyabiliyor musunuz? Yardımcı olayım, orada “Birbiri ardına yapacağın her…” şeklinde devam eden bir Türkçe cümle var. Devamını yazamıyorum, çünkü oradaki zaman çubuğunun altında kalıyor yarısı.

Ha bu arada, videonun dili İngilizce, yani Türkçe’si sadece alt yazıda. Bir şey daha var mı dikkatinizi çeken? Evet, buldunuz. Videoda gösterimi yapılan, anlatılan yazılım da İngilizce.

Üşenmedim kontrol ettim, Almanca, İngilizce, İspanyolca, Fransızca, İtalyanca, Leh’çe, Portekizce ve Çince ile Japonca, tamamı kendi dilinde anlatımla, anlatılan menülerin de kendi dillerinde olduğu web sitelerine sahip. Sadece Portekizce olan site, video görüntüleri İngilizce ancak seslendirme Portekizce olarak hazırlanmış.

Şimdi soruyorum ben buradan Nike’a, be evladım, televizyon reklamlarını çevirmezsin anladık, çeşitli kültürlerden örnekler sunuyorsun güzel, peki bu ne? Alt yazıyı yazana kadar, yapamadınız mı seslendirmesini?

İleri-geri konuşmak istemediğimden, diğer erişebilirlik standartlarına hiç girmiyorum, onlar için de karne pek temiz değil, neredeyse her bilgi video ile sunuluyor, olsun canım o da önemli değil, bu devirde video izleyemeyen girmesin zaten, istediğim sayfanın adresini kaydetmeme de ne gerek var, hem arkadaşlarımın falan haberi olur, neme lazım, neyse biz sonuca gelelim, erişemiyorum Mike! Pardon Nike!


Detaylar

18 June 2007

Ya da daha Türkçe adıyla, ayrıntılar. Genelde olduğu gibi bu kelimemizin de Fransızca’sı daha makbul. Diyelim ki bir iş fikriniz var, hani şu genelde plan ya da proje takma isimleriyle anılan, ancak sadece fikir olanlardan.

‘Fikrinizi iş planına dönüştürün, projelendirin’ diyecek değilim, yapmazsanız fikrinizin yok olacağı açık. Geleceğim nokta başlıkta, detaylar. Ne iş yapıyor olursanız olun, gözden kaçırdığınız her bir tanesine karşılık bir adım geriye düşeceğiniz detaylar.

Kullanıcı bilinçli olarak tecrübe ettiği üründe (malda, hizmette) farkettiği detaylar için fazladan para ödemeye her zaman hazırdır. Fakat bir de bundan daha fazla para ödemeye hazır olduğu ancak bunun farkında bile olmadığı detaylar vardır ki, bilinçaltı tarafından kredi kartının uzatılmasını sağlarlar.

Bir tasarım yapmalısınız, öyle bir tasarım ki, hatasız, en ufak bir hatanın dahi önemsiz diye gözardı edilmediği bir tasarım. Ürününüzü kullanıcının zihnine pürüzsüz berraklıkta yerleştirecek bir tasarım.


Ne zaman başarılı olursunuz?

18 June 2007

Tarih veremeyeceğim elbette.

Ülkemizde ve dünyada yüz binlerce genç bilgi teknolojileri ile, internet ile yakından ilgililer. Kendilerini teknik olarak da biraz geliştirmişlerse eğer, bütçesi düşük ama hayali büyük internet projeleri her an dillerde. Proje dedim gerçi ama, ‘proje’nin ne olduğundan da haberdar olmaları sürpriz olurdu.

Bu yazımda gelmek istediğim önemli nokta, özellikle Türkiye olmak üzere dünya genelinde ciddi bir kopya ile rekabet (copiar & competir) yaklaşımı söz konusu. Rekabet zaten yeterliliğini yitirmiş bir kavram iken, web dünyasında varolmak, kopyalamak ile gerçekleşince, kendisi en önemli kavram haline geliyor.

Her gün yeni bir Web 2.0 etiketli web sitesi çıkıyor piyasaya, bir öncekinin kopyası. Eğer başarılı olmak istiyorsanız, eğer internet dünyasında yer edinmek istiyorsanız, ihtiyaçlara çözüm aramaktan ya da ihtiyaçlara bulunmuş çözümleri kopyalamaktan vazgeçip, ihtiyaç yaratmaya bakmalısınız.

Bu nasıl olur? Kavramlar üzerine derin düşünmekle olur. Bilgi ile hareket edebilirsiniz, bilgiyi analiz ederek sonuca ulaşabilirsiniz, ancak eğer kavramları yeniden ele almayı başaramıyorsanız, başaramazsınız. Geçmişte bilgiye erişim önemliydi, şimdi bilgi fazlası söz konusu. Geçmişte rekabet önemliydi, şimdi yaratıcılık peşindeyiz. Yaratın, kazanın!


Kullanıcı Deneyimi Nedir?

18 June 2007

Peter Morville’s User Experience Honeycomb.
Peter Morville’s User Experience Honeycomb.

Bu ilk yazımda ‘kullanıcı deneyimi’ kavramını ele alıp inceleyerek, sonraki yazılarımda kullanılacak kavramlara aşinalık sağlamayı ve katılımlarınız mümkün olursa birlikte bir liste yapmayı istedim.

Kullanıcı deneyimi nedir? Bu soruya cevap olarak ilk akla gelen öğe tasarım olmasına rağmen, tasarım, ya da daha özel haliyle web tasarım, kullanıcı deneyiminin sadece bir parçasıdır. Kullanıcı deneyiminin içeriği ve öğeleri hakkında kesin bir cevap yok, kimileri 4-5 öğe ile sınırlayıp çiziyor çerçevesini, kimileri de listeyi yazabildikleri kadar uzatıyorlar. Fakat ortak yargı, kullanıcı deneyiminin sınırlılığı üzerinde yoğunlaşıyor.

Bana göre ise, kullanıcı deneyimi sınırsız bir kavram. İnsanın olduğu her yerde, her insan hareketinde kullanıcı deneyimi karşımıza çıkıyor. Kullanıcı deneyimini sadece arabirim tasarımı, kullanım kolaylığı v.d. başlıklar çerçevesinde üretilmiş teknik çıktılar üzerinden ele alarak kapsamını daraltmak istemiyorum. Bu biraz da hayata temel yaklaşımım olan ‘olabilirlik evreni’ sınırsızlığının bir parçası olabilir elbette.

Ancak korkmayınız, burada sadece kullanıcı deneyimini genel olarak pazarlama ve özelde e-pazarlama amaç ve hedeflerimize nasıl uydurabileceğimiz sorusunun cevapları üzerine bir yolculuğa çıkacağız. Uzun ve yorucu bu yolculukta, bu bloğa bir yerlerden ulaşıp katılımda bulunacak konuya ilgili kişileri dört gözle bekliyor olacağım, bu da zaman alacaktır.

Bu ilk yazımda, yukarıda da bahsettiğim gibi, kullanıcı deneyimini önce alt başlıklara ayırmak istiyorum. Bu alt başlık listelemesinden sonra her bir alt başlığa ait öğeleri ve bunlara dair açıklamalarımızı da yaparak çerçevemizi oluşturmaya çalışağız. Bu çerçeve oluştuktan sonra çok iyi bir fikir hayata geçecek, umarım ki yardımlarınızla.

Öncelikle soyut olarak, kullanıcı deneyimi neleri ifade ediyor, bir bakalım.

Kullanıcı deneyimi sonucu hedefimiz;

  1. Kullanıcı ihtiyaçlarının tatminidir, çünkü temel amacımız ihtiyaç sonucu güdülenmeye cevap verebilmektir.
  2. Basitliktir, kullanıcıyı en kolay yoldan isteğine kavuşturmaktır.
  3. Şıklık, zerafettir. Kullanıcıyı, hak ettiği değeri verdiğimizi ifade eden, çekici bir yüz ile karşılamak isteriz.
  4. Edinilen en iyi tecrübedir, öyle olmasıdır temennimiz.
  5. Güzel fikirlerdir, kullanıcıya ilham veren onu aydınlatan fikirlerdir.
  6. Şahane duygulardır. Kullanıcı zihninde yer edinmemizi sağlayacak hoş duygular.
  7. Anılardır. Tüm özelliklerimiz sonucu oluşturduğumuz fevkalade anılardır.
  8. Dostluktur. Kullanıcı ile ortak değerlerimiz, ve bu değerlerin uygulamaları, ilişkimizi dostluğa dönüştürecek somut adımlardır.
  9. Faydadır. Dostumuz için adresin doğru adres olmasını sağlayan fayda, içeriğin doğruluğu-doyuruculuğudur.
  10. Netliktir, kafa karışıklığına yol açmayan bir netlik. Kullanıcı ile geçici ayrılıklarımızda, aklında geri dönüş için şüpheye yer bırakmayacak bir netlik.
  11. ?

Henüz bu yazıyı okuyacak kimse olmayacaktır belki ama, olur ise lütfen, çekinmesin 11′lesin, yoksa yorumlar da benden gelecek bir süre :).

Ardından somutlaştıracağız, ve alt başlıkları sahneye davet edeceğiz. Bu yazılık bu kadar yeter. Burada ifade ettiklerim tekrar ele alınacak, kırpılacak düzenlenecek ve bir sonraki adıma geçilecektir.


Bebekler ve Anneler Seansı

18 June 2007

Cinecity web sitesinden bir görüntü.

Ne kadar süredir uygulanıyor bilmiyorum, ancak geçenlerde İzmir’de iken bir gazetenin ‘Sinemalar&Seanslar’ bölümünde gözüme çarpan Cinecity ilanı ile ulaştım bu bilgiye. Gidip görmek, incelemek de istiyordum ancak fırsat bulamadım. Sonuç olarak, Ikea’nın erkek tuvaletlerindeki bebek bezi değiştirme tablası ve bazı lokantaların tek kullanımlık bebek önlüklerinden bile yaratıcı, etkileyici bir uygulama olduğunu düşündüğümü söylemek istiyorum. Buyrun size niş pazar hedefleme örneği, buyrun size müşteri tatmininde son nokta. Hele konu çocukları, bebekleri olunca insanların, buyrun siz(e) sadık müşteriler.

Araya bu ‘lokanta’ konusunu sokmadan edemeyeceğim, lokanta kökeni İtalyanca olan bir kelime, restoran da Fransızca. Bizde lokanta Anadolu’da daha çok kullanılır, restoran daha zengin bir anlamla genelde biraz da orta ve büyük çaptaki işletmeler için kullanılır. Bu tür konularda zaten üzerimizde hep bir Fransız baskısı vardır ama, gelin görün ki ben hala halkça zihnimizdeki konumlamanın ‘lokanta’ için daha basit, ucuz ve kalitesiz yer manasını ihtiva ederken, ‘restoran’ için zengin, kaliteli, pahalı gibi kavramları içeriyor olmasını yadırgamadan edemiyorum. Hani Osmanlıca ya da Öz Türkçe olsa kelime, içimize işleyen yerli ‘oryantalizm’ bu yadırgamaya engel olacak, ve hatta kanıksatacak durumu belki ama, İtalyanca yahu ‘lokanta’..

İlgili bağlantı (konuyla ilgili).